14 Temmuz 2017 Cuma

Adaletin Bu Mu Dünya!

UYARI: Yazı ağır arabesk içerir. Okuma süresi boyunca Müslüm şarkılarından ve jiletlerden uzak durunuz...


Efendim doğuyoruz ya, bir kere oradan başlıyor adaletsizlik. Kimileri sarayda doğuyor. Boynunda ağır mı ağır elmas gerdanlıklar taşımak zorunda kalıyor. Vezir parmağı, hünkar beğendi, saray lokması yemekten içi şişiyor. Yani nasıl diyeyim ki; ekmeğin kıtır kenarını menemene bandıra bandıra yemeği sadece rüyasında gören garip mi garip insanlar bunlar... Kimilerinin dramı daha derin. Düşünsenize; Boğaz'da paşa dededen kalma yalıda doğmuşsunuz. Hayatınız boyunca yalının bahçesindeki yeşili ve az ötede uzanan denizin mavisini görmekten içiniz şişmiş! İnsan bozkırın bozunu, betonun huzur veren grisini özlemez mi... Bir de müstakil bahçeli, havuzlu villada doğan; gak deyince mama verilen, guk deyince etrafında Filipinli dadıların pervane olduğu bebekler var. Bu bebeklere insan nasıl acımaz. Düşünsenize; istediği şey olmadı diye doya doya ağlamak nedir bilmeden geçip gidiyor ömürleri. Hayal bile kuramıyorlar. Çünkü hayalini kuracakları her şey zaten doğduklarında ellerinin altında oluyor... Avustralya'da rahat bir hayatın içinde doğan, İsviçre'de kişi başına düşen binlerce dolar milli gelire doğan, Hollanda'da özgürlüğün çivisinin çıktığı bir dünyaya doğan bebeklere söyleyecek lafım zaten yok. Onların hali içler acısı...

Adaletin bu mu senin be dünya!

Elbette doğum yeriyle bitmiyor adaletsizlik. Bir de şekil şemal meselesi var. Nasıl üzülüyorum o doğuştan 'avatar' gibi güzel olanlara! İpek gibi saçlarıyla, renkli gözleriyle, uzun boylarıyla doğan bebeklerle; saçsız, renksiz, sıradan, kavruk doğan bebekler aynı dünyada eşit koşullarda yaşayacak inanabiliyor musunuz? Yazık değil mi o “prensesim, balım, paşam” diye yerlere göklere sığdırılamayan çocuklara! Kavruk insanların çirkinlikleriyle karşılaşmak zorundalar hayatları boyunca. Oysa dünya sadece güzellerden, uzunlardan, renkli gözlülerden oluşabilirdi mesela. Kimin hakkı var göz zevkimizi bozmaya!

Adaletin gerçekten bu mu senin be dünya!


Eğitimde adaletsizlik ise  had safhada. Ya düşünsenize eve özel hocaları gelen, perşembeleri piyano, salıları drama, çarşamba iki ile üç arası Fransızca, pazar gecesi yatmadan önce bir doz Uzaylıca dersleri verilen çocukların dramını! Okuldan kaçma özgürlükleri yok. “Arkada oturduğum için uğultudan duyamamışım hocam” deme ayrıcalıkları yok! Bu çocuklar özel ders alırken kimden kopya çekecek hiç düşünen var mı? “Elektrikler kesildi örtmenim, çalışamadım!” diyen çocuğun içindeki coşkunun karşılığı, hangi Çince kelimede var bana biri söylesin lütfen! Ben gerçekten bu kadar adaletsizliğe, hem de eğitimde olunca hiç ama hiç dayanamıyorum.

Hay ben senin adaletine ne diyeyim be dünya!



İş güç meselesini hiç gündeme bile getirmiyorum. Çocuk okuldan mezun olunca işi hazır. Babasının iş yerine direkt yönetici olacak; ya da adresi belli olsun, oyalansın diye ailesinin tuttuğu havuzlu ofis villada takılacak. Yazık değil mi bu çocuğa! İşsiz kalmanın getirdiği gayet yaratıcı çözümlerden yoksun, mobbing nedir bilmeden geçen bir ömrü olacak! Yan masasında ayağını kaydırmak isteyen iki yüzlü bir iş arkadaşı asla olamayacak! Üç kuruş para verdi diye böcek gibi ezmek isteyen patronlara duyulan öfke nedir hiç bilemeyecek. Ezilmek nedir, emeği sömürülmek nedir bilmeden geçen hayat, içi boş bir kavanoz değil midir?

Ah be dünya, bana adaletten bahsetme!

Bir de aşk meşk, çoluk çombalak meselesi var ki, akıllara zarar!Muhteşem bir çocukluk, muhteşem bir ergenlik, muhteşem bir üniversite hayatı geçirdiniz. Aileniz anlayışlı mı anlayışlı. Okul bitince yirmi iki buçuktan gün aldığınızda sevgilinizle evleniyorsunuz. Sonra bir oğlan bir kız şipşirin çocuklarınız oluyor. Siz istemez miydiniz, sevdiğiniz kızın abisi sizi köşede sıkıştırsın, dövsün. Errrkek gibi aşkınızı savunun.!Siz istemez miydiniz, sevdiğiniz çocuk sümüklü Jale ile evlendi diye günlerce ağlamak, bunalıma girmek... Sorunsuz çocukluk, sorunsuz okul, sorunsuz iş, sorunsuz evlilik. Kim ister ki bu kadar düz hayatın içinde yaşamayı! Hayat dediğin mücadelelerle dolu olmalı...

Ah be dünya; hayatımızın aksiyonlarını bile dengeli dağıtamıyorsun!

Anlatacak çok şey var aslında bu konuda. İster şans deyin adına, ister talih deyin, ister düzen, ister sistem... Ama ne derseniz deyin, bu adaletin kantarı bozuk arkadaş! Hayat hikayelerimiz adaletli yazılmamış bir kere. Senaryoda hep birilerine torpil geçilmiş. O yüzden; adalet denilen şeyi yolda, düzde, çayırda, bayırda bir yerlerde aramak bence namuslu bir şey; iyi bir şey, insanca bir şey...


Devamını Oku

6 Temmuz 2017 Perşembe

İçerik Bulutu Yazarlığı


Kişisel blogumun adını “Evde Yazar” koyduğum için gerçekten abartmıyorum- Güzin Abla kadar olmasa da- her gün en az 3 tane “Güvenilir bir sitede yazarak para kazanmak istiyorum. Bana tavsiye edeceğiniz adresler var mı?” şeklinde e-postalar alıyorum. İşte bu sorularınıza vereceğim toplu yanıt:

Evet, İçerik Bulutu'nda yazarak kaliteli bir oluşumda yer alabilir ve düzenli bir gelir elde edebilirsiniz. Üstelik bu işi olabilecek en profesyonel ortamda yapmanın keyfine vararak! Heyecanlandınız biliyorum; o halde gelin size sürecin tüm detaylarını kendi deneyimlerimden yola çıkarak anlatayım. Çünkü 29 Aralık 2015'den bu yana İçerik Bulutu'nda “içerik üreticisi” olarak yer almaktan son derece memnunum. İşte belki de hayatınızı değiştirecek bu platformun detayları:





Öncelikle altını çizelim; “Makale” değil, içerik üretiyoruz!

Bu işlere ilk başladığımda, piyasada çok yanlış bir şekilde yaygınlaşan “makale yazarlığı” tanımlamasını ister istemez ben de kullanıyordum. Ama biliyorum ki internet için profesyonel içerik üretmek, bilimsel anlamda “makale yazarı” olmaktan çok çok farklı bir uğraş! Makale; bilimsel bir gerçeği açıklamak, bir tezi savunmak; ya da bir düşünceyi anlatmak için yazılıyor. İnternette tanıtım ve pazarlama amaçlı üretilen “içerik”lerin, bu makalelerle hiç bir benzerliği yok! Dolayısıyla “makale yaz para kazan” mantığı ile açılan deyim yerindeyse “merdiven altı” web sitelerinden çok farklı bir yer İçerik Bulutu. Tahmin edersiniz ki, üretilen içeriklerin kalitesi ve işleyiş de “100 kelimesi 1 TL” mantığıyla çalışan bu düzeysiz web siteleriyle karşılaştırılamaz bile.!Yani pazarda satılan markasız ucuz ürünleri “100 kelimesi 1 TL”ye satılan “makale” adındaki anahtar kelime çöplüğüne dönüşmüş yazılara benzetirsek, İçerik Bulutu'nda üretilen web içeriklerini markalı butik ürünlere benzetmemiz yanlış olmaz. Bir tekstilci de başka türlü örnek vermez...

İçerik Bulutu Yazar Ücretleri

En çok bu konuyu merak ettiğinizi biliyorum. Elbette direkt web siteleriyle çalıştığınız ücretler kadar süper ücretler almıyorsunuz İçerik Bulutu'nda. İyileştireceklerini söylüyorlar, ki ben de samimiyetlerine inanıyorum. Ama şu da bir gerçek ki; 100 kelimesi 1 TL gibi ücretler de yok. Elbette fiyatlar daha iyi durumda. Konunun özelliğine göre; uzun blog, kısa blog, ürün tanımı, gibi kategorilerine göre; yazar statüsüne göre değişiklik gösteriyor ücretler. Bir örnek vermek gerekirse, “TOPİKO” denilen bir kaç kelimelik konu başlığı bulmak için ödenen ücretin, o malum sitelerde 300 kelimeye verilen ücretle hemen hemen aynı ya da daha fazla olduğunu söylersem, sanırım daha iyi değerlendirme yapabilirsiniz.

İçerik üretme hızınıza ve disiplininize göre günde 3-4 saat çalışarak ciddi sayılabilecek bir gelir elde etmeniz mümkün. Fazla detay verirsem iş ahlakına sığmaz.

Hesabınızda biriken paradan ne kadarının ödenmesini istiyorsanız her ayın 13-14'ü gibi sistem üzerinden “ödeme talebinizi” oluşturuyorsunuz. Ayın 15'inde para banka hesabınızda oluyor. Ne zaman ödenecek, ödendi mi gibi stresli süreçler asla yaşamıyorsunuz. Çünkü ödeme yapılınca posta kutunuza otomatik bir mesaj geliyor:

Hesabında bir hareket var. Kontrol et ve güle güle harca!”
Takdir edersiniz ki, bu da çok hoş bir şey...




İçerik Bulutu sistemi nasıl çalışıyor

Sistem gerçekten profesyonel. Müşteriler en bilindik markalar. O yüzden ben, İçerik Bulutu'nda yer almayı çok önemsiyorum. Kısaca anlatayım. Bir yazar ekranı var. Açtığınızda içerik talepleriyle karşılaşıyorsunuz. Bu listede marka adı, içerik tipi, konu başlığı, minimum kelime sayısı, ücret bilgisi yer alıyor. Listeden bir içeriği üstlenmek için tıklıyorsunuz. İçinde müşterinin istekleri, kullanılacak anahtar kelimeler, kullanılacak dilin özelliğine kadar bütün bilgiler var. Yani müşteri samimi mi, profesyonel bir dil mi istiyor;hangi ara başlıkları istiyor.. vb.bütün detaylar bu açıklamalarda yer alıyor. Kimseye başka bir soru sormak zorunda kalmıyorsunuz.

Ve süreç başlıyor. İçeriği üretmek için 15 saatiniz var! 15 saat boyunca ekranda içeriği üretmezseniz sizden otomatik olarak içerik alınıyor. Bu da sizin yazar puanınızı kötü etkileyen bir şey. Ben bu duruma sanırım hiç düşmedim. Çünkü içerik üretmek disiplin gerektiriyor ve ben de disiplinli çalıştığım için bu işten para kazanabiliyorum.

İçeriği üretip sistemden gönderdikten sonra profesyonel editör onayı süreci başlıyor. İmla, içeriğin kopya olup olmadığı, konu bütünlüğü, anahtar kelime kullanımı gibi kriterlere göre editör ya içeriğe onay veriyor. Ya da revize istiyor. Revize için de yazarın 12 saat süresi var. Sonraki aşamada yayıncı onayına gidiyor içerik. Eğer onaylanırsa otomatik olarak ücreti yazarın hesabına yansıyor. Eğer takıldığınız bir şey olursa, sistem üzerinden yöneticilere mesaj yazıyor ve kısa sürede yanıt alabiliyorsunuz. Hepsi bu kadar. Nasıl şahane değil mi sistem!

Açıkçası başlarda editör denetimlerinde zorlanıyordum, ama verdikleri revizeler sayesinde kendimi kaliteli içerik üretme konusunda oldukça geliştirdim. Artık ben de sistemde editör olabilirim. O derece yani. (İçerik Bulutu yöneticilerine duyurulur)



İçerik Bulutu Yazar Davetiyesi

Sistemde 2500+ yazar çalışıyor. Önce yazar olmak için sistemdeki formu dolduruyorsunuz. Eğitiminiz, deneyimleriniz,kendinizi ifade biçiminiz değerlendiriliyor ve bu aşamadan geçerseniz, e-posta adresinize davetiye kodu geliyor. Bu şekilde yazar olabiliyorsunuz.

Puanlandırma sistemi

Yazar, uzman ve guru olmak üzere üç kategoride çalışabiliyorsunuz. Unvanınız geliştikçe gelirleriniz de artıyor. Ciddi bir performans değerlendirme sistemi var. Yeni güncellenen ekranlarımızda başarı grafiklerimizi takip edebiliyoruz. Yani freelance iş yapmak ancak bu kadar sistemli olabilir!

Eğer kendinize güveniyorsanız, sürekli yazarak düzenli bir gelir elde etmek için İçerik Bulutu Yazarlığı yapabilirsiniz. Başvurmak isteyenler, buradaki bağlantıya tıklayabilir. Bol şans...



Devamını Oku

2 Temmuz 2017 Pazar

Bir yol ve azim hikayesi

Geçen gün fark ettim ki, ben yol insanıyım. Yani gideceğim yere vardığım anda değil, varmaya çalıştığım yolda mutlu oluyorum! Bunu nasıl mı anladım? Yüzme ile olan imtihanımı bir arkadaşıma anlatırken...

Yıllardır yüzme konusunda kendimi geliştirmeye gayret ediyorum. Yanlış anlaşılma olmasın;
stilli yüzme falan öğreniyor değilim. Sadece yüzmeye çalışıyorum! Bunun detaylarını, nedenlerini, niçinlerini anlatmak uzun sürer. Şöyle özetlemek gerekirse; her sene en fazla on- on beş gün tatil yapıyorum. Bu tatillere çıkarken hep içimde güzel bir heyecan oluyor:

Bu sene yüzmeyi kesin öğreneceğim!


Senelerdir böyle bu. Örneğin 2012'deki tatilimde çok tatlı bir animatör vardı, can yeleği giydirerek havuzda bana beş gün ders vermişti. Suya kafamı sokmuş ve “suyun sesini dinle, suyu sev” demişti. Ben bunu hiç unutmuyorum. Özel yüzme dersi hocalarının hiçbirinin yapamadığını yapmıştı sevgili Melih... Benim için tarifsiz bir mutluluktu.

Sonra 2013'de Fethiye'de gittiğim tatilde, havuzun kenarından inerek tek başıma ıslanmış; bunu büyük bir gelişme olarak görüp aşırı mutlu olmuştum. Ben  sadece ıslanırken, 8 yaşlarındaki tatlı İngiliz Franceska'nın yüzmeyi öğrenmesine tanık olmuş ve O'nun hareketlerini dikkatle izleyerek bir şeyler kapmaya çalışmıştım! O sene Mersin'de kaydettiğim aşama da müthişti. Belimde sosisle Mersin'in şahane bir koyunda sırt üstü kulaç atarak kıyıdan epeyce uzaklaşmıştım. Yanımda çok sevdiğim ve yüzme konusunda belki de tek güvendiğim insan, yani yeğenim olduğu için müthiş cesur davranmıştım. Ve denizden çıktığımızda sevgili biricik yeğenim boyumu kat kat aşan yerlere gittiğimizi söylemişti. Nasıl da mutlu olmuştum! Deniz maceram o noktadan öteye gidemedi. Sonrası hep havuz...

2014 tatilini iple çekmiştim. Ama aradan geçen bir sene cesaretimi kırmış olmalı ki, havuzun kenarındaki merdivenli jakuziden bir adım bile atamamıştım öteye. Ama suyun içindeydim. Bundan güzel ne olabilirdi ki?

2015, sanırım dönüm noktamdı. Bu sene de gittiğim güzel tesiste yaptığım tatilin son iki gününde, relaks havuzunda sosisle suyun üzerinde tek başıma kalabildiğimi fark ettim. Ama ne yazık ki, sadece iki günüm kalmıştı tatilin bitmesine! Ama olsundu, kalabilmiştim ya tek başıma!

2016, yüzme konusunda gerçek bir kırılma noktasıydı benim için. Tam dört tatil yaptım geçen sene! İlkinde dalga havuzunda çırpınırken, ikinci tatilimde ellerimi bırakabildim bir metre de olsa! Ada'ya gittim üçüncü tatilde. Benim gibi yüzme bilmeyenlerle suyun içinde oturdum sadece, ama mutluydum. Geçen sene bayramda gittiğim dördüncü kısa tatilde sosis olmadan kendimce hareket etmeye başladım havuzda. Allahım ne büyük mutluluktu!

Ve bu sene... Mayısta gittiğim üç günlük kısa tatilde hava soğuk da olsa havuz kenarında takılabildim, tek başıma! Ve geçen hafta gittiğim tatilde, havuzun sağ kenarında da olsa tam 5 metre mesafede kendimce ilerleyebildim! Sabahtan akşama kadar bıkmadan usanmadan aynı hareketleri yaptım durdum büyük bir heyecanla. Ve tatil bitti! İçim kıpır kıpır. Biliyorum ki bir sonraki tatilimde daha çok geliştireceğim kendimi! Hem belli mi olur; sadece havuzun sağ kenarında değil, belki 1 metre içinde de hareket edebilirim! Tatil bittiğindeki mutluluğumu kelimelerle anlatmam çok zor! Artık yanımda kimse olmadan, hatta havuzda kimse olmadan kendi kendime suya girebiliyorum! Ve sosis olmadan beş metre kadar gidebiliyorum. Evet sadece gidebiliyorum; çünkü dönerken havuzun kenarını tutmam gerekiyor. Ama biliyorum ki, eğer fırsatım olur da bu sene yine tatil yapabilirsem (lütfen lütfen...) kendimi daha da geliştirebilirim!

İşte bu maceramı anlatırken arkadaşıma, mutlu olma nedenimi buldum aniden. İlerleme kaydetmekten mutlu oluyormuşum meğer! Bir sihirli değnek dokunsa mesela şu an, ben süper bir yüzücü olsam, şimdiki gibi mutlu olur muydum gerçekten emin değilim. 

Konu konuyu açtı arkadaşımla sohbet ederken, konu gündeme ve demokrasi mücadelesine geldi. O kadar güzel bağladı ki arkadaşım. Dedi ki:

-Hani dedin ya! “Sonucun kendisi değil, sonuca giden yolda katettiğim aşamalardan mutlu oluyorum” diye. İşte demokrasi mücadelesi de böyle bir şey. Bu bir yol; ve biz bu yolda yürürken de mutlu olabiliriz!

İçim aydınlandı birden.


Yollar yürümekle aşınmaz!” diyenlere kapak olsun bu küçük ama sonsuz mutluluk veren çabalar. Ve çaba sarf etmekten bıkmayan, söylenenlere, akıl verenlere aldırmayan büyük yürekli güzel insanlara selam olsun! 
Devamını Oku

29 Haziran 2017 Perşembe

Kimlerdenmiş bu domates?

Nereden başlasam, nasıl anlatsam! Çekirdeğini kimler toprakla buluşturdu, çıkan filizleriyle kimler ilgilendi hiç bilmiyorum. Tarih bilincimiz toplum olarak pek gelişkin değildir malumunuz! Bundan ötürü olsa gerek; bende de pek yok böyle bir bilinç! Aslında istesem kökenlerine ulaşabilirdim! Ortalıkta pıtrak gibi çoğalan, “paradan 6 sıfır atma” merasimi üzerinden yıllar geçmesine rağmen kimilerinin hala “şu köşe başında var ya hani 1 milyoncu” diye tanımladıkları; yükselen değerlere ayak uydurarak 'çarşım avm', 'büyük avm' gibi gösterişli isimlerle kendilerini adlandıran; naylon leğenden saksıda çiçeğe kadar her bir şeyi satan köşe başındaki ismini hatırlamadığım 'zıttırı pıttırı avm'ye gidip sorabilirdim mesela:

-Abi bir şey soracağım. Sen bu 1 TL'ye sattığın domates fidelerini nereden aldın?

Adam belki cevap verirdi; belki de kendisine rakip olacağımı düşünüp şüphelenerek beni başından savardı:

-Bizde o işlere satın alma müdürü bakıyor. Ben patronum, anlamıyorum!

Diyebilirdi mesela. Öyle ya, dükkanın adına koymuş ya ' zıttırı pıttırı avm” diye sükseli isim! Mutlaka bir satın alma müdürü de vardır!. Ya da adam şöyle diyebilirdi:

-Benim hanımla baldız yapaa bunları! Evde yimeğe domates doğraakene çekirdeklerini ayırıp toprağa dikellee. Pek bi hamarattulaaa!


Şimdi böyle cevap veren adama “karınla beni tanıştırsana” nasıl der insan! Adam sorsa “niye, ne yapacaksın karımı?” diye ne diyeceksin:

Ben domatesin çekirdeği nerden gelmiş, onu merak ediyorum” desem misal, adam bana “Çekirdek mekirdek sen ne ayaksın?” diye çemkirmez mi!



Böyle diyaloglarla nasıl baş edeceğimi hayatım boyunca hiç bilemedim! Hangimiz biliyoruz ki zaten! Misal; ben bu bir milyoncuya gidip “Bu domateslerin çekirdeklerinin nereden geldiğini öğrenmek istiyorum” dediğimde adam bana “Sana ne domatesin çekirdeğinden; alıyosan al fideni, almıyosan da bas git” dese! Olur ya, oradan geçen bir vatandaş, “Dış mihrakların beslediği kimliği belirsiz bir şahsiyet domates çekirdeklerinin kökenlerini araştırıyor.” diyerekten beni şikayet etse! Allahtan “Evrim teorisi” sadece lise müfredatından çıkarıldı! Ya “türlerin kökenini araştırmak” terör suçu ilan edilseydi ne yapardım! Düşünmesi bile ürkünç! İşte bu yüzden domatesin nereden geldiğini araştırmadım. Zaten araştıramazdım da! Çünkü fideleri aldığım “zıttırı pıttırı avm” kapanmış; geçen gün önünden geçerken gördüm. Yerine zincir kahvecilerden biri gelecekmiş! İnsan üzülüyor be! Bir milyoncu yine bizden biriydi, zincir kahveciye adım bile atmam. Yine de büyük konuşmayayım. 1 TL'ye kahve ağacı fidesi satarsa başka tabii! Oportünizm işlemiş bir kere genlerimize!

Neyse efendim, konu nereden nereye geldi. Aslında ben camımın kenarında büyüyüp serpilen domates beyin, aynı saksıda yetiştirdiğim sardunya hanıma olan aşkını anlatacaktım. Hani adettir ya, kız isteme törenlerinde arkada fısır fısır konuşulur:

-Oğlan kimlerdenmiş, neciymiş, anası babası kimmiş?

Diye sorulur ya! Dedikodu görünümlü de olsa, tarihsel merakın izleridir aslında bu diyaloglar. İşte o hesap; domates beyin seceresi ile başlayacaktım aşk hikayesini anlatmaya ama, olmayan tarih bilincimin gazabına uğradım görüyorsunuz! Bu arada; ben bu yazıyı yazarken “Adalet Yürüyüşü”ne katılanlar Düzce'de mola verdiklerinde, bir vatandaş bir kamyon dolusu gübreyi boşalttı ya hani yürüyüşçülerin kamp yerine. İçim cız etti! Düşünsenize; bir kamyon gübre ile kaç kilo domates beslenir, semirir, kıpkırmızı kızarırdı! Oysa yola dökülen gübre yüzünden şimdilerde sadece yüzümüz kızarıyor!

Not: Sardunya ile domatesin aşkını anlatacağım söz, yeter ki gündemimizde aşk olsun!

Kalın sağlıcakla!


Devamını Oku

16 Haziran 2017 Cuma

İki Ekran; Cızırtılar ve Adalet ve Tatil...

Sanki yarı karanlık bir odaya konmuş gibiyim. İki ekran var odada. Birinci ekranda kendi hayatımı yaşıyorum; ya da belki de eş zamanlı olarak hayatımı izliyorum. İkinci ekranda da dış dünya var. Yani çoktandır dışında hissettiğim, daha doğrusu öyle hissettirdikleri dünya! Dışında hissettiğim olaylar, o ikinci ekranda mavi dijital sayılar halinde akıp duruyor sürekli. Kendi yaşamıma ara verdiğim bir sırada parmağımı dokunuyorum bu ekrandaki bir mavi sayıya, hoop olayın içine giriyorum. Mesela bazen olay bir gazetecinin tutuklanışı oluyor. Bazen bir açlık grevi, bazen bir çocuk ölümü! Genelde böyle başlıklar var o cızırtılı mavi sayıların içinde. Başka türlü olsaydı; mesela edebiyattan, sanattan, bilimden, türkülerimizden haberler olsaydı; bir odada iki ekran tutmazdım ki zaten! Kendi hayatımı ve dışarıyı bir dev ekrana sığdırmaz mıydım...


Neyse işte, dokunuyorum o dijital sayılara, dışarıdan izlediğim olay canımı sıkınca tekrar kendi dünyama dönüyorum. Fakat ikinci ekrandaki akış o kadar hızlı ve cızırtılı ki, istemesem de parmağım kendiliğinden mavi sayılara uzanıyor. Sürekli dokunuyorum ekrana, beklenmedik şeylerle karşılaşıyorum. Mesela dün bir dokundum; o da nesi! 

 “Ana muhalefet lideri 'adalet' için uzun bir yürüyüşe çıkmış Ankara'dan İstanbul'a doğru! “ 

Heyecanla uzun süre olayın içinde kalıyorum. Sonra diğer ekrandaki iç dünyam beni çağırıyor: “Temkinli ol, fazla sevinme; ya sonunda yeni bir 'ekmek için ekmeleddin' sloganı çıkarsa!” diyor. O kadar ürkütmüşler ve incitmişler ki, böyle düşünmekten kendimi alamıyorum. Ruh halim karışık anlayacağınız. Bütün bu gelişmelerde (!) payı olan birinin “adalet” için yürümesi bir taraftan “zararın neresinden dönülse kârdır” mantığıyla umut veriyor. Öbür taraftan da -tekrar hayal kırıklığı yaşamak istemeyen- iç sesim “izle ve gör” diyor.

Bir film sahnesinde gibiyim anlayacağınız. Aslında bir gün yazacağım filmde mutlaka yer alacak sahnelerde yaşıyorum desem, belki de daha doğru olur. O filmin bir sekansında mutfakta soğan doğrarken küçük tabletimden “Kuzey Güney” izliyorum. Dışında olduğum dünyadan kaçış yöntemim bu. Normal insanlar gibi, değil gibi... Gündemden çoktan düşmüş bir dizinin içinde kaybolurken yemek pişirerek terapi yapmak ne kadar normalse, o kadar normalim anlayacağınız! Sahne şöyle gelişiyor:

Tablette Kuzey ve Cemre, elimde bıçak ve soğan! Sonra aniden salona geçiyorum. Televizyonda her zaman olduğu gibi CB konuşuyor, “Yeni sisteme uygun yeni yasalar yapmalıyız, mesela daraltılmış seçim bölgesi!” diyor. Sonra tekrar mutfağa gidiyorum ve kaldığım yerden soğan doğramaya devam ediyorum. Salondaki televizyondan bu sefer spikerin sesi geliyor : “ CB, verdiği iftar yemeğinde içlerinde İbo, Hülo, Sedo gibi sanatçıların da olduğu önemli konuklarını ağırladı!” Gözümde yaşlar beliriyor. Soğan doğruyorum ya, ondan ötürü. Yanlış anlaşılmasın! Bu duyduklarımdan, gördüklerimden, yaşadıklarımdan falan yaşarmıyor gözlerim. Çünkü bunca şeyden sonra; insan sadece soğan doğrarken gözlerini yaşartmayı öğreniyor!

Demem o ki, ben bu akşam güneye gidiyorum. Çok önceden ayırttığım otelde bir hafta kafa dinleyeceğim. Cızırtılı ekranlardan uzakta; televizyondan, medyadan, haberlerden ve CB'dan uzakta olacağım. Hem belli mi olur; döndüğümde bir bakmışım sağım solum, önüm arkam dört yanım ADALET olmuş!

Sevgiyle, 


(not:  Virgül koydum, yazıyı noktalamadım. Çünkü film hala devam ediyor!
Bu arada yorumlarınızı bir hafta sonra yayınlayabilirim, ama siz yine de yazın. Zaten bir avuç insanız, birbirimize söyleyecek sözümüz vardır mutlaka, olsun da zaten...

İkinci kez ve yine sevgiyle, )

Devamını Oku

9 Haziran 2017 Cuma

İnsanlığın büyük romanı!

Dün akşam dizi izlerken birden konudan koptum, düşünmeye başladım. Dizideki karakterlerden biri, yani Ali Kemal tam da o sırada “flashback” ile geçmişte olanları anımsıyor ve acı acı gülümsüyordu.  Tam da o anda, “Evet ya, tabii ki öyle!” dedim kendime kendime. Ali Kemal çocukluğuna dönmüştü. Bense hepimizin, yani bütün insanların “yazar” olduğunu düşünüyordum. Ruhum aydınlandı birdenbire.

Hepimiz yazıyorduk işte; tüm yaşadıklarımızı görünmez bir kalem yardımıyla beynimizin kıvrımları arasındaki görünmez defterlere yazıyorduk! Sonra ara ara “flashback” yardımıyla okuyorduk yazdıklarımızı!

Demek ki insan denilen yaratık, özünde yazmaya yetenekliydi, hatta çocukluğundan itibaren yazabiliyordu. Kimilerimiz, içimizde var olan bu yeteneği sonradan unutuyor, kimilerimiz ise bu yeteneği hatırladığımız için, hayatımızın herhangi bir bölümünde yazmaya tutkuyla bağlanıyorduk.

Aslında herkes kendi belleğine yazdığı hayat hikayesini kaleme alsa, belki de insanlığın büyük romanı ortaya çıkabilirdi! Kişilerin anıları, başkalarının anılarıyla örtüştüğünde de, insanlığın gerçek tarihini yazabilirdik hep birlikte!

Ali Kemal, acımasız çocukların acımasız saldırılarıyla üzülüyordu geçmişinde. Bense beynimin kıvrımlarına yazdığım kişisel romanımın bir çok sayfasını bile isteye sildiğimi fark ediyordum! Ali Kemal, düşsel romanında birileriyle kavga ederken, ben de büyük insanlık ailesinin heyecan verici romanını düşünüyordum. Ali Kemal kendi romanının geçmiş sayfalarından kurtulup bugüne döndü. Ben de büyük insanlıktan kopup, Ali Kemal'in ağlayan şimdi'sini izlemeye devam ettim.


Yazmak için bundan daha güzel sebep olabilir miydi...
Devamını Oku

2 Haziran 2017 Cuma

İklim değişir mi, sahiden Akdeniz olur mu?

Hayatımda böyle bir dönemi sanırım bir de üniversitedeyken yaşamıştım. Yani çemberin içinde hem var hem yok. Hem duyarlı, hem önemsemeyen. Hem üzgün, hem de boş vermiş. Hem burada hem değil gibi. Hem öyle gibi, hem de “hadi canım boş ver Allasen” der gibi... Alışmayı istemeyen, ama alışmış gibi; yok sayan, yok saymalara sığınan...

Yıllar sonra ilk kez uzunca bir süredir ana haber bültenlerini izlemiyorum. Yıllar sonra ilk kez, eve hafta sonları bile gazete almıyorum. (Radikal Gazetesi ve hafta sonları yayınlanan nefis bulmaca ekini, tam sayfa kare karalamaca günlerini yad etmesem olmaz) Çok sevdiğim aylık dergileri bile okuyasım yok. Sahi yıllar sonra ilk kez, mahallemizin sevgili kırtasiyesine uğramayalı aylar oldu. Kocaman bir kış geçti hatta... Yıllar sonra ilk kez, ne zamandır kendime renkli kalem almıyorum örneğin... Ve tatilde üç günde severek okuduğum "Baba ve Piç" kitabını saymazsak, (onu da en yakın zamanda yazsam aslında) yıllar sonra ilk kez bir kitap tam beş aydır elime yapıştı kaldı! Kırmızı ve Siyah'a yılın ilk ayında başlamıştım, son yüz sayfasına geldim, bırakmaya gönlüm de elvermiyor, ve ne acayiptir ki benim gibi kitap seven biri, beş ay elinde kitap sürükleyebiliyor! (Yarın başlayan Haydarpaşa Kitap Günleri'ne katılarak belki bu olumsuzluğu kırabilirim)

Neden mi böyleyim? Belki de ülkenin değişmeyen iklimindendir! Bugün 02 haziran ve yaz henüz gelmedi. Ülkenin iklimi bu haldeyse, ben böyle olmuşum çok mu! Utanmasam akşamları kombiyi yakacağım. Hala yorgan örtüyorum geceleri, hala camlar kapalı, hala dışarıya çıkarken yanıma ince de olsa mont alıyorum. Neden? Çünkü ülkemize bu sene yaz bile gelmek istemiyor ! “Silkinin, kendinize gelin. Yoksa sizi üşütürüm!” diyor belki de kendi diliyle! Kim bilebilir? Bilmeyen biziz... Bir şeyler hızla değişiyor, biz aynı kafa!

Sanırım umut etmekten ve hayal kırıklıkları yaşamaktan yorulduk ülkece! Benim bu hallerim de ülkenin ruh halinin yansıması olsa gerek.

Bu sene daha önce izlemediğim kadar tiyatro izledim, baleye gittim, operet izledim. Oralarda oyunların içindeyken nefes alabildiğimi fark ettim. Gerçek hayatın boğuculuğu, beni kurmaca hayatlara doğru çekti muhtemelen!

Bu sene hayatımda ilk defa, sevdiğim annelerin anneler günlerini kutlamak gelmedi içimden, zorlamadım da! Aramadım kimseyi ve sanırım biraz küstüler! Sevgi kelebeği gibi sahte sahte gülücükler de atasım yok ne yalan söyleyeyim! Hesap veresim yok, günah çıkartasım hiç yok! Küsenleri alttan alma düşüncesi bile yorucu!

Farkındayım, iç sıkıcı bir yazı oluyor gitgide! Ama, bunu yapmazsam, içimi dökmezsem daha güzel şeyleri nasıl yazabilirim ki!

Peki ama gerçekten iklim değişir de Akdeniz olur mu?
Biz görür müyüz, kötü cadılar pamuk prenses için hazırladıkları elmaları kendileri yer mi?
 İklim değişir mi sahiden? Akdeniz olur mu?
 Hiç Sezen Aksu fanatiği olmadım hayatım boyunca. Bu nedenle  Kemal Burkay'ın bu harika şiirini Rahmi Saltuk'tan dinletmek istiyorum. Ya da ne bileyim; bir şekilde kendime “hadi gülümse!” diyesim var bu sabah!

Hadi Gülümse, lütfen gülümse, ama ne olursun gülümse...

Not: Bu yazıyı sonuna kadar okudunuz ve içinizi sıktıysam lütfen beni affedin. Bu aralar böyle, ve ben de bu blogda sahte olamam ki! Sevgiler...


Devamını Oku

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Hamdi Enişte Macerası

Hayat rutininde akıp duruyordu Gülsüm için. Ta ki Hamdi Enişte ile tanışana kadar. Tanışmak da denmez aslında, “tanık olmak” daha yerinde bir tanımlama...

O sene moda deyimle “kasım görünümlü bir mayıs” yaşanıyordu. Güneş bir görünüyor bir kayboluyor, nazlı bir kız edasıyla işveli cilveli oynaşıp duruyordu hayranlarıyla. Haliyle metropol insanları da bıkmıştı bu durumdan. Baharın müjdecisi kiraz çıkmıştı ama, evlerde kombi yanıyordu! Kalın montlu insanlar çağla erik seçiyordu manavdan. Tuhaftı yani. Her şey tuhaftı, sanki bir hikayenin ortasında gibiydi Gülsüm.

Çok sıkıldığı bir akşam, internetteki tatil kampanyalarından birini gözüne kestirdi, sonrasında ver elini Antalya. Akşam bindi otobüsün en arkadaki 53 numarasına, sabah Kemer'de açtı gözlerini. Acentenin otobüsü tatil köyünün kapısına kadar gidiyordu, oh şahane.


Odasına yerleşti, yemyeşil bir ormanın içinde, doğayı fazla katletmemiş bir tesisti burası. “Tam kafa dinlemelik bir yer” diye düşündü. Etrafta kuş cıvıltıları, göğe uzanan çam ağaçları, neşeli sardunyalar, pembe pembe gelin çiçekleri... Odaya yerleştikten sonra mayosunu giyip havuz kenarına yollandı. Klasik tatilci profili olan kendi halinde Ruslar, onların hiç ses çıkarmayan güzel mi güzel çocukları. Güneş bulutların arasından çıktıkça ısınan, bulutların arkasına saklandıkça yağmur yağan, ama üşütmeyen şahane bir hava vardı. Her şey olması gerektiği gibiydi yani. Hafif alkollü kokteylini aldı, şezlonga uzandı, güneşin neşeli dokunuşlarıyla kendinden geçti Gülsüm. Hayat güzeldi be, hoştu yani.

Ertesi gün yine aynı rutinle devam etti. Kah yüzerek, kah okuyarak, kah yağmur gelince ıslanarak, kah 5 dakika yağan yağmurdan sonra havanın masmavi açmasına hayret ederek tatilinin sondan bir önceki gününe geldi. Etraftaki güzel mi güzel, üstelik sesi neredeyse hiç çıkmayan Rus çocukları seyretti, aralarda dondurma yedi, alkollü kokteyllerle içini ısıttı, havuç suyunu kumpire yoldaş etti, akşamları odasında kitap okumaya devam etti. Hava bulutluyken her şey olması gerektiği gibi, yani orta halli sıradan bir tatil köyünde nasıl geçerse öyle geçiyordu. İnsanlar kibar kibar birbirlerine gülümsüyor, birbirlerini hiç tanımayan farklı ülke tatilcileri “good morning” leşiyor, sanki bütün dünya kardeşmiş, herkes eşitmiş, ülkede müthiş bir mutluluk havası varmış gibi canlarının istediğini yiyip içiyor, eğleniyor, yüzüyor ve kimse kimseyi rahatsız etmeden yarı çıplak geziyordu.

Her şey güzeldi yani. Ne olduysa oldu, hava birden masmavi kesildi. Hava masmavi kesilince Hamdi Enişte çıktı ortaya. Gülsüm O'nu nereden mi tanıyordu? Tabii ki havuzun öbür yanından “Hamdi Enişteee!” diye bağırıp tatil köyünü domine eden büyüklü küçüklü Hamdi ve Hamdiye'lerden öğrenmişti. Yani istemeyerek ama mecburen!

Hamdi Enişte kel kafalı, göbekli, 30'lu yaşlarının sonlarında bir kaç çocuklu sıradan bir yurdum insanıydı. Havuzda kadınlardan oluşan 10-15 kişilik sabah jimnastiği yapan gruba karıştı önce. Yaptığı işten müthiş zevk alan, sevimli gay animatör Isac, kadınlara havuzda zumba yaptırıyordu. Tam da bu sırada göbeği ve esprileriyle kadınların ortasında aniden belirdi Hamdi Enişte. Önce Isac'in havuzun kenarında gösterdiği hareketleri acemice ve kendi kendisiyle dalga geçerek yapmaya çalıştı, tabii ki beceremedi. Bu arada kucağında en fazla bir aylık bebeğiyle karısı havuzun kenarından bağırdı Hamdi Enişte'ye:

- Sen zumba yapmayı biliyor musun Hamdi?
- Ohoo, ben zumbanın kralını yaparım!

Gülsüm, Isac'in dansını izlemeyi seviyordu. Ama maalesef Hamdi Enişte bu güzel ambiyansı bozmuş, şaklabanlıklarıyla havuzdaki kadınların ilgisini çekmeye çalışıyordu. Evet rol çalıyordu Hamdi Enişte. Şahane dans eden, hayatı sevdiği her halinden belli olan ve bu enerjisini havuzdaki herkese geçirmeyi başaran Rus Animatör Isac'ten, mutlulukla havuz jimnastiği yapan etli butlu kadınlardan, masmaviye çalan havadan, ve bütün bunları şaşkınlıkla izleyen Gülsüm'den rol çalıyordu. Daha doğrusu çalmaya kalkıyordu. 

Bir iki jimnastik hareketini yapmaya çalıştı, sonra baktı ki beceremiyor, kolunu havaya aniden kaldırıp öbür eliyle destekleyerek küfür anlamına gelen bir hareketi yaptı ve sırıta sırıta kadınların arasından çekildi sonra. Ama obur ruhu doymamıştı! Bu sefer havuz kenarında serilip yatan on kişiye yakın akrabası ya da arkadaşı her neyse tanışlarına, havuzdan avuç avuç su sıçratmaya başladı. Kuru kalması için görevlilerin sık sık temizlediği havuz kenarı Hamdi Enişte'nin bu aşırı sevimli şakalarıyla göle dönüşmüş, ve ıslattığı yakınlarının şımarık çığlıklarıyla havuz başı keyfi havuz başı işkencesine dönüşmeye başlamıştı.

Gülsüm hızla eşyalarını topladı, havuz başını terk etmek üzere ayağa kalktı. Tam da o sırada iki şezlong ötesinde bebeğiyle karısının yanında ayakta duran Hamdi Enişte, yanından geçen çocuklu ve güzel Rus kadınına öyle bir baktı ki, neredeyse kafasını çevirmekten kemikleri çatlayacaktı! Tam da o sırada Hamdi Enişte'nin 8 yaşlarındaki kendine benzeyen kızı havuzdan sesleniyordu;

- Babaaa, beni sırtına alsanaaa!

Bu bet çocuk sesi etrafta yankılanırken, havuzun ücra köşesindeki yaşlıca Alman karı koca neden bu otele geldiklerini sorgulayan pişmanlık dolu bakışlarla, bardaklarından kocaman bir yudum birayı içlerine çekiyordu.


Gülsüm düşündü sonra. Recep İvedik öncesinde Hamdi Enişteler bu kadar rahat mıydı fütürsuzlukta? Hamdi Enişte Recep İvedik'in kaç filmini izlemişti acaba?  Her yer İvedik kopyalarıyla mı dolacaktı yoksa! Gülsüm ürktü bunları düşününce... Türk filmlerinde kafasına kitap koyarak düzgün yürümeyi öğrenen karakterler yok olduğunda mı,  yoksa okullarda “adab-ı muaşeret” dersleri okutulmaktan vazgeçildiğinde mi değişmişti dünya! Hamdi Enişte ne kadar suçluydu? Sahi Hamdi Enişte kimin eniştesiydi bu arada? Hamdi Enişte hep sırıtık mı dolaşırdı? Hamdi Enişte'ye birisi “Yeter ama Hamdi, insanları rahatsız ediyorsun!” demiş miydi... Devlet büyükleri Hamdi Enişte'yi seviyor muydu? Hamdi Enişteleri çoğaltmak için bilinçli bir gayret var mıydı?

Tam şezlongdan kalkıyordu ki Gülsüm, birden gök yarıldı, yağmur başladı. Sevindi kendi kendine. Ne de olsa, ağır havalarda Hamdi Enişte görünmez oluyordu...

NOT: Olay sahicidir, "Hamdi Enişte" ismiyle cismiyle gerçek bir karakterdir.


Devamını Oku

16 Mayıs 2017 Salı

Şık Mutfaklar İçin Ankastre Renkli Buzdolabı

Siz de ankastre renginin mutfaklara çok yakıştığını düşünenlerden misiniz? Bu yıl ankastre renklere ilgi çok fazla: Gümüş grisi bu renk, mutfaklarda hakikaten güzel duruyor ve bulunduğu her ortama değer katıyor. En çok da buzdolabı modellerine yakıştığını düşünüyorum, ankastre renkli buzdolapları mutfakların gerçekten de havasını değiştiriyor. Bu nedenle Uğur Soğutma’nın UES 585 D2K NFI A++ isimli buzdolabı modelini görür görmez sipariş etmeye karar verdim: Ankastre renginin en şık tonunu kullanıyor.

Sevdiğim bir renge sahip olması, tek tercih nedenim değildi elbette. Uğur Soğutma’yı gayet iyi tanıyorum, 60 yıldan fazladır derin dondurucu modelleri ile soğutucu cihazlar üretiyor. Açıkçası, bu sektörde rakibi olduğunu düşünmüyorum ve buzdolabının da bir soğutma uzmanından alınması gerektiği kanaatindeyim. Hem markayı, hem de ankastre rengini görür görmez satın alma kararı vermem bundan kaynaklanıyor. Buzdolabını yaklaşık 3 aydan bu yana kullanıyorum ve izlenimlerim şöyle:

İç hacmi 585 litre ve fazlasıyla yeterli geliyor. Açıkçası bu büyüklükteki bir iç hacmi, çoğu marka ancak en üst düzey ve en pahalı modellerinde sunabiliyor. ’da ise standart geliyor! Buzdolabı içerisindeki şeffaf sebzelik bölümü özel, zira nem kontrolü yaparak sebzelerin daha uzun süre taze kalmasını sağlıyor. Ayrı bir “0 derece” bölümü de var, süt ve et ürünlerini bu bölüme koyarak kullanım ömürlerini uzatabilirsiniz.

Buzdolabının no-frost özelliği var ve dondurucu bölmesinin kapasitesi tam 97 litre. Çoğu aile için fazlasıyla yeterli olacak bir kapasite bu. Isı kontrolü tamamen otomatik, bu da maksimum seviyede enerji tasarrufu yapmasını sağlıyor. Dış kapağı üzerinde bir LED gösterge var, hem çok şık duruyor ve hem de kapağı açmadan buzdolabı kontrollerine ulaşmanızı sağlıyor. Buzdolabını geceleri de kullanmayı sevenlerdenseniz hiç merak etmeyin: LED aydınlatması, toplam 5 adet temperli cam rafı mükemmel bir şekilde aydınlatıyor. Fiyatının çok üzerinde özellikler sunan UES 585 D2K NFI A++ modelini satın aldığım için çok mutluyum, mutfağım hem çok daha şık bir hale geldi ve hem de çok kaliteli yeni bir buzdolabım oldu! https://satis.ugur.com.tr/item/ues-585-d2k-nf-a/100030 adresinden siz de sipariş verebilir, ödemenizi 12 taksit halinde yapabilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku